28 Ocak 2019 Pazartesi

1977 1 Mayıs'ı

Her biri hıdırellezde bir gül 
Güllere asılmış rengarenk dilek gibiydiler
Yürüdüler meydanlara  kol kola omuz omuza
Kardeş eş ana baba yoldaş olmayı bildiler de
Patronlara diken olmayı bilemediler

Özgürlük dillerinde marş,
Devrim dudaklarında gülüştü,
Bize yarım kalmış bir isyan
Bir de bitmeyen yoldaş acısı düştü









15 Ocak 2019 Salı

Saman

Sakla samanı derdi annem hep
Öğretmeden
Sapla samanı ayırmayı

Deneyerek öğrendim bende
Her kaybedişim de
Saman gibi içten içe yanmayı





13 Ocak 2019 Pazar

Yedi Onyedi Otuzyedi

7 m de neysem
17 mde de oydum
O'ydum 37 mde de

Sokakta yumruğum göklerde küfürbaz bir devrimci iken
Sorarken bir ağaç dalının bile hesabını
Kocaman kıravatlı bir devlete
Evde uysal bir tekir kedi gibiydim

7 mde de 
17 mde de
37 mde de soramadım 
Baba bana niye hiç sarılmadın 


11 Ocak 2019 Cuma

Herkes Herşeye Rağmen Yapışkan Bir Yalnızlığın Ortasında Can Çekişiyor


Bugün olanca ezilmişliğimle, kaç gündür düzeltmediğim yatağımda oturdum saatlerce ayaklarımı yaşama uzatıp. Hiç dışarı çıkmadım. Dışarıda beni o uğultulu kalabalıkların içinde korkunç bir yalnızlığın beklediğini biliyorum. Bir şey daha biliyorum. Herkesin birbirine ölesiye söylemeye çekindiği bir şey. Tıpkı hikayedeki çocuk gibi çıkıp “Kral çıplak” diyebilecek birini beklediklerini, hikayeyi günümüze uyarladığımızda o çocuk gibi birinin “ ben çok yalnızım ve bu yalnızlık beni öldürüyor” demesini beklediklerini biliyorum. Bazen o deli cesaretini kendimde buluyorum. Tam kalabalık bir sokakta bağıracağım sırada bir güç boğazıma diziyor. Bu belki de arkamdan beni destekleyerek “bende senin gibi çok yalnızım” diyebilecek, kendiyle alenen yüzleşecek birini bulamama korkusunun gücüdür. Her ne olursa olsun herkes yapışkan bir yalnızlığın içinde can çekişiyor. Geceleri yatmadan kendileriyle kıyasıya bir cebelleşmeye tutuşup başkalarının rüyalarına dalıyorlar. Asla kendilerinin olmayan rüyalara.

Neden herkes bu derin yalnızlığın acısını görmezden gelip yüzeyi pırıl pırıl parlaklığıyla insanın gözlerini kamaştıran şehevi duygularla insanı içine çeken çıkar bataklıklarına dalıyor? Bu insani duyguların kendilerini daha da zayıf düşüreceğinden korkuyor, kendi maddesel kurtuluşlarını bu bataklıklarda arıyorlar.

Bunları düşündüm bugün, kaç gündür toplamadığım yatağımda ayaklarımı yaşama uzatırken. Aklım tüm zindeliği ile bu garip yaşam insanlarını düşünürken yüreğim ağır yaralanmışlığı ve kalabalıklığıyla seni, en azından solgun hayalini bekledi. Yüzyıllar sürdü bu bekleyiş. Hem hayal kurmak zordur bu insan kalbini sömüren acımtırak yaşamda.
Kırışık çarşaflar, kanamış dudaklar ve sararmış duvarlar vardı yanı başımda. Tam anlamıyla yalnız sayılmazdım. Bilirim yalnızlığı, yine eskisi gibi soğuktu. Ve gözlerim duvarlarım gibi çizik çizikti.

Dalmışım. Saatler sonra sigaramın külü yatağıma dökülünce ani bir refleksle yerimden fırlayıp ürktüm. Bu ivedi ürküntü senin canını acıtıp özgürlüğünü soyut parmaklıklar ardına tıkadığımı düşündürdü bana. Umutsuz ve kaçak sevgiler uğruna çabucak yitip gidiveren ömürlerle birlikte. Yaşanmamış aşklar gibi yaşanmamış yaşanamamış yılları vardı yitip giden ömürlerin.

Neler sığmazdı ki o yıllara. Önce çocukluklar. Meyve dolu bahçeleri, çimen lekesi pantolonlarıyla. Sonra kaçamak öpücükleri ürkek bakışları ensede patlayan tokatları ve tavan arası sigara içmeleri ile asi bir gençlik.

Artık kalkmalıyım dağınık yatağımdan. Önce düzen!! 

Her şeyimi, işimi evraklarımı dostlarımı ailemi yaptıklarımı yapacaklarımı düzenlemeliydim. Seni bile sıraya koymalı yüreğimi kabına sıkıştırıp rafa kaldırmalıydım. Bilirsin bu kahpe yaşam sorumsuzluk ve düzensizlik kabul etmez…

Yağmur Damlalarıyla Doyuruyor Beni


Dilimdeki kelimeler kırıldı. Sana anlatabileceğim anılarım yok artık. Kış aldı elimden son umut parçacıklarını aşka dair.

Hem artık sen penceremden de vurmuyorsun yüzüme, güneşle birlikte hafifçe. Zaten güneşte kaçıyor ya ne zamandır benden. Karnım da acıkmıyor. Üstüne üstlük üşümüyorum da. Gölgem ısıtıyor ellerimi. Yağmursa gözlerime kaçan damlalarıyla doyuruyor beni.

Şimdi sadece topacımı ve meleklerimi özlüyorum. Çocuktum o zamanlar. Tanrıdan gizli gelirlerdi yanıma. Saatlerce topaç çevirirdik yaşamın dışında düzlük bir arazide. Kış yoktu o zamanlar. Sen de. Aşkım topacım ve meleklerimden ibaretti. Tanrının sesini duyduğumda ağlardım. Meleklerim tekrar geleceğiz der gibi bakmazlardı her seferinde. Çünkü onlarda sezerlerdi yaşamın zamanla beni içine çekeceğini ve artık topaç oynayamayacağımızı.
Yağmur doyuruyor beni gözlerime kaçan damlalarıyla ve gölgeme tutuyorum ellerimi ısınsınlar diye.

Dilimdeki kelimeler kırılırken, sen de yaşama benziyorsun, gözlerimin içine bencilce bakışlar atarak.

Büyüdüm. 

En büyük ihanetimi meleklerime yaptım. Seninleyken onları unuttum egomu tatmin etmek için. Nereden bilebilirdim senin de yaşama benzeyip topaçlarımı bir kenara atacağını.

Al işte. Büyüdüm. 

Gözyaşlarım da akmıyor. Göz pınarlarımı kurutmuş yaşam. Ağzım kupkuru, ellerim dilim tüm bedenim. Çiçeklerim darıldı açmıyorlar yapraklarıyla birlikte dertlerini sonsuz bir huşu içinde. Oturup şöyle doyasıya da konuşamıyoruz.

Ben büyüdüm. Sen gittin. 

Şimdi her şey düşmanmış gibi. Çiçeklerim kuşlarım mektuplarım duvardaki resimlerim bile bir başka bakıyorlar bana.

Meleklerim mi? Bu saatten sonra gelmezler. Gelmeyecekler biliyorum. Çünkü ben artık çocuk değilim. Yaşamın ta kendisi var yanı başımda elinde keskin zamanlarıyla. Yaşamın dışındaki o düzlük arazide de kaybolan çocukluğumun üzerine dikilmiş apartmanlar.

10 Ocak 2019 Perşembe

Bezirgan

yürüdüm yürüdüm.. bildim bileli kendimi omuzlarımda onca yük yolum bunca devri alem... yaşamak ağrısı dedim sancılarıma sesler taşıdım kelimeler yazdım çizgiler gark oldu yüzümde yaşlıydım ruhum kadar yürüdüm yürüdüm ruhumda onca kesik onca gam yolum buraya kadar artık bir yere gidemem seyyah oldum desem öyle bir boşluk kalır anlamların köşelerinde kocaman evliya desen hiç değil... belki eski bir sefir belki yorgun bir bezirgan... ...

On Yıl

Hiç bilir miydim
Eylül hüznünü olduğu yere bırakıp giderken, Ekim’in bana AŞK getireceğini,

Hiç bilir miydim
Ekim isyanını içimde harlarken, yüreğimde kıvılcımlanan AŞK’ı da harlayacağını,

Hiç bilir miydim
İçime ekilen tohumu en iyi sonbahar yağmurlarının filizlendireceğini,

Hiç bilir miydim
Varlığını sorguladığım her şeyin sorgusuz sualsiz beni sana getireceğini,

Hiç bilir miydim
Kavgasını verdiğim geleceğin aslında  içinde seninde  olduğun bir gelecek olduğunu,

Hiç bilir miydim
Serkeşlik üzerine kurulmuş dünyamın, merkezinde çocuklarımızın olacağı bir dünyaya evrileceğini

Hiç bilir miydim
Sana dokundukça teninin damarlarımdaki kanımdan daha fazla bana hayat vereceğini

Hiç bilir miydim,
Siyah ve griye dönüşmüş gözlerimin mora bu kadar çabuk alışıp seveceğini

Hiç bilir miydim,
Turgut Uyar’ın dizelerinin senin hayatıma küçük bir tebessüm gibi gelişinle yanılacağını*
Ve Ekim’in hayatımdan hiç gitmeyeceğini

Hiç bilir miydim,
Yazdığım bütün hüzünlü aşk şiirlerine yüklediğim anlamın birden komikleşeceğini

Hiç bilir miydim,
İçimdeki yazma, sevme, direnme aşkımın gözlerinde kocaman bir Çınar ağacı gibi büyüyeceğini,

Hiç bilir miydim,
On yıl önce tutmaya korktuğum ellerini,  şimdi bırakmaya korkacağımı,

Hiç bilir miydim,
On yıl önce omzumdaki çantanın yerine şimdi senden benden bir canı taşıyacağımı,

Hiç bilir miydim,
Yaşadığımız onca sancının ilacının bize kek pişiren oğlumuzun sımsıcak sarılması olacağını,

Hiç bilir miydim,
Geceleyin dışarıya gezmeye, eğlenmeye değil de ateşlenmiş oğlumuzun telaşı ile çıkacağımızı,

Hiç bilir miydim,
Menekşenin kokusunun olacağını ve bu kokunun misk-i amber misali beni cennetine katacağını,

Hiç bilir miydim,
 Hayatın akışının elimizde olmadığını, buna kiminin kader, kiminin tesadüf benimse Seda diyeceğimi,

 Velhasıl-ı Kelam,
10 yıl önceydi İzmir’de falıma bakan bir çingenenin,  senin adını zikrettiğinde umarsızlığımın dönüp dolaşıp kocaman bir şaşkınlık içinde aşka dönüşüp hayatımın tam merkezine kurulup oturacağını bilemezdim.

Onca zamanın bize neler eklediğini neler çıkardığını, neler yüklediğini, neler aldığını, neler verdiğini, neyden neye çevirdiğini sorgulamıyorum… Zamana direnen insanlık tarihinde görülmemiştir.

Zor zamanlarımızın izlerinin zor geçeceğini biliyorum, ve biliyorum güzel zamanlarımızın gözlerimizde birbirimizi hala bulduğumuzun daha güzel geçeceğini ve izlere iyi geleceğini…

Bilmek bilmemek üzerine yazdım bu yazıyı. Zira hayat aslında bir öğrenmedir… Şimdi tebessümle bakıyorum hayat. Bize ne çok şey öğretmiş. Ve biliyorum ne kadar çok şey öğretecek daha.
Onuncu yılımızda, bana yine en güzel hediyeyle geldin… Bir CAN’la…

Seni seviyorum isminin başında sıfatların yetersiz kaldığı sevgilim…
Seni seviyorum tüm bilisizliğimle ve seninle gelecek tüm bilgilere olan açlığımla…
Seni seviyorum anaçlığının, analığının, kadınlığının, insanlığının, güzelliğinin ve Tanrının sana bahşettiği nadideliğinle…

CAN’ım
CANAN’ım
CAN’ımın CANAN’ı
CANLARIM’ın CAN’ı… 

Hep söylediğimi söyleyeceğim sana…

İnanıyorsam Tanrıya, senden sebep…

Çünkü sen mucizesisin onun bana…


3 Ekim 2007’den 
3  Ekim 2017 ye…


*
eylül toparlandı gitti işte 
ekim falan da gider bu gidişle 



Turgut Uyar (Acıyor Şiirinden)

9 Ocak 2019 Çarşamba

Birbirine Benzeyen Ölümler

saldım yüreğime mahpus kelimeleri
çelikten zincirleri kopararak
bıçak gibi kesip alır gözlerimdeki feri soğuk
martıları öksüz zamanı yarıda bırakır gibi
acımasızca kesip kanatarak
 
ayaz var burada berrak ve keskin
kurduğum düşleri çekip alır gibi

zengin mevsimlerinde kar serpiştirmiş tanrı
beyaz ve masum, ıslak ve çıplak
yoksulları da yoksul kelimelerimi de görmezmiş gibi
 
pencereyi açarım, içime ayaz batar
buz kesmiş eski çocuk parkı bembeyaz çimen çayır
yokluğun ve üşümek ne kadarda kardeş
ne kadarda birbirine benzeyen ölümler gibi ağır

İzi Kalsın

geceye inen hüzün gibi
çiğ düşüyor yokluğunda gözlerime.
yalnızlık sokakta benimle yürüyor
sokak lambalarıyla yarışıyor ay ışığı
gölgelerime değince

havlayan bir köpek gibi yırtıyor dalgınlığımı
ellerimde titreyen gül yaprağı
gözlerime takılıp takılıp

sana geliyorum diyorum
ardım sıra gölgelerim
ayağımda eski urgan
elimde solgun bir gül

melodiler geliyor pencerenden
duyuyorum
kulağıma ilintileniyor nağmelerin
döne döne berduşlar geçiyor karşı kaldırımdan
ve çöp toplayıcılar ağır kokularıyla

bense taşlara sürtüyorum ayaklarımı
ki izi kalsın yolunda

geçtiğimi bilesin

ya da bırak bilme 
sen dayanırsın da 
taş dayanır mı bu acıya


Ölüm Vakti

güneşi öldürdüm bu sabah
yorgun bir balıkçı teknesinden
sen yoktun uzakta eski bir kentteydin
görmedin ellerime bulaşan özgür maviliği

griye boyadım sonra
bütün martıların kanatlarını
herkes bilsin diye
onlarında günahkar yanlarını

güneşi öldürdüm bu akşam
bankta oturan bir ihtiyarın nasırlı ellerinde
ölüm vakti geliyordu
ve gözlerimden akıyordu ellerin
sen görmedin

8 Ocak 2019 Salı

Menekşe Kokusu

teoriler yıkılıyor

duvarlar yıkılıyor

gökyüzü büyüyor masmavi

menekşe kokuları beni ölümsüz kılıyor

Nazım'a

En güzel şiir yazılmadıysa
En güzel aşk yaşanmadığı içindir

Gidersen

gidersen
solar mavisi denizin
susar martılar ve istanbul
küser bütün eski vapurlar heybeliye büyükadaya


menekşeler kırılır
ırmaklar yataklarına küser
küser şehir insanlarına
insanları şehre
gidersen
çocuklar somurtkan olur
            yosun tutar oyuncaklar
hüzün adını sayıklar


gidersen
yeşil eteğinide al git
eflatun kurdelanı da
kalmasın aklımda yüzün
            kalırsa senden bir hüzün
            elim küser
                 kalem küser
                                    mürekkep küser
gidersen
beni de al git
            kalırsam senden ayrı bir gün
            düş küser
               kalp küser
                               göz küser
           kalmasın tenimde büyün

Seda

ömrümün naif bileşeni

yorgunluğuma çay içer misin diye soranım

çayıma dem katanım

yüreğime üfleyenim

kadrimi bilenim, elimi tutanım

çorbamı ve sevmeyi eksik etmeyenim

bütün dağınıklığımın 

bütün dağılmışlıklarımın 

bütün dağıtmışlıklarımın

velhasıl 

darmadağınlıklarımın düzeni

düzelteni

her yenilgimi zafere 

her ölümümü yaşama çevirenim

çiçeğime su ocağıma huzur verenim

peygamber sabrında elinde sonsuzluk taşıyanım

canıma iki can katanım

gel otur yanı başıma

varsın başından sebep çürüsün omuzlarım

Küsurat

Ne kadar çok böldünüz beni

Elimde kaldı küsuratlarım

Öyle engebeli ki ömrüm

Ne aşağıya ne yukarıya yuvarlayamadım... 





Süreksiz Sömürge

tüm zamanı durdurmuşken
ve koyulmuşken yola
sevmek gibi hantal bir yükü omuzlanıp
alındı elimden düş yumaklarım

kayıp gidiyor avucumdan zaman
ayağımın altından toprak


galata ve haliçte sönmüş ışıklar
türküler ağlamaya durmuş
karanlıkta kalmış sessiz ve çığlıksız
ağıt yakan iki esmer kadın

zaman şimdi elimde buz gibi
elimde kimsesizliğimin o kirli kanı

kimsesiz bir zaman
kimsesiz bir akşam
ışık yok

süreksiz bir sömürge düşlerimde

bu akşam bu şehir
soğuk ve karanlık

yorgun değilim
üşümüyorum

ve şehir
sanki üstüme inşa edilmiş 

Masalın Şiiri

Masal masal içinde, 
Herkes kendi derdinde.
Bölünmüşüz küsmüşüz
Masallarda figüran olmuşuz
Vatan kimin umurunda.
Bir varmış bir yokmuş
Elde yek kuru maaş kalmış.
Komşu komşunun külünü çalmış.
Dindar olmuş herkes.
Dini kara çarşaf sanmış.
Kovulmuş pireler berberlikten
Develer sigortasız çalıştırılmış
Susmuş millet ülke elden giderken.
Hani bana hani bana
Ey ahali uyan aç gözlerini
Üçün biri kaldı sana.
Aşağıya baksam açlık yoksulluk,
Yolsuzluk yukarıya baksam. 
Diye anlatsam
Arz-u halini ülkemin
İnanır mısınız bana.
Besmele ile başlasam
Cümle alem inanırdı aslında.
Anlatsam yine
Hiç bıkmadan usanmadan
Çocuklara uykudan önce.

Hey La Fontane sen söyle
Hiçbiri olmaz mı bunların hayvanlar aleminde…

Kelimeler İçinde Yitirilmişlik

kimlere ve nelere yazmadık ki şiir 
ve kimler için kelimelerle oynamadık
yürüdüğümüz yoldan çıktık

toprak yoldu
düştük kalktık
köpeklerden kaçtık

pişmanlık değildi içimi yakan
kaybettiğim zamanlardı
avuçlarımdan kayan

mahzenimdeki çocuk yüzlerinde
çocuksu masumiyetler aradım
toprak yoldan bir kalıntı
ya da giden sevgililerden bir iz

yoktular
yada yaşanmamıştı hiçbir şey
anladığım yaşamaktan
kaçmaktan ibaretmiş
ve düşmekmiş tekrar tekrar aynı çukura

şimdi bir kez daha
ve bir kez daha

önümde aydınlık mı arıyorum sanıyorsunuz
yada sevgilinin avuçlarındaki yağmur olmak mı düşlediğim

çamurdaki pırlanta yüreğimdeki düş
ve topraktaki kurak sadakat

ellerimde dünden kalma bir çatlak....
derin ve acısı çok

kelimeler...
kelimeler içinde bir yitirilmişlik
bu anlatır beni ancak.... 

Tanrı Yok

ışıklar sönerken beyoğlunda
geç kalır sokağın tenhalığına çığlıklar

elim sende oynarken bu izbeliğin haşin çocukları
taşlar sökülür dudaklardan

şimdi daha bir ateşlidir sevgili öpüşmeleri
daha bir isterik

sulandırılmış biralar ısmarlarken herkese
esmer tenli garson
barış dallarından koparılmış zeytinler yiyordu
san fransisco’lu bellynda
ve tanrı yok
zaten hiç olmadı ki diyordu
ıslak dudaklarıyla kadehini yudumlarken

sönerken ışıklar beyoğlunda ağır ağır
sevgilinin dudakları çürüyordu dudaklarımda

aptallığa ibadet eden kullara inat
uçurum olmak değildi istenilen bir dağ yamacında

tut şimdi bellynda kurak dualarımı
boğulmadan düşüncenin azgın ırmağında 

Oysa An Vardır

yaşıyorsan vardır sevmek ve ölmek... 

sevmek istersin
an yaşamak dolu dolu
ve yağmak istersin bardak bardak

şehir senden bi haber
sen şehirden hüzünlü

oysa an vardır
ölüm kadar gerçek
sevmek kadar yalan

oysa an vardır
şehir kadar gerçek
ve sevişmek kadar hüzünlü... 

Farzedelim

karmaşa karmaşa

gidip gidip dönmek geri

içinde dövüştürdüğün pişmanlık askerleri

daha ne kadar yaralayabilir ki seni

farzedelim ben fesleğenmişim

sen büyülü kokusunda kahve

ne kaybederiz aşk gidip gidip geri dönmekse

asma bahçelerinde

badanın beyazında

noktanın üçünde

sen yine de gitme sevgili

içinde dövüştürdüğün pişmanlık askerleri

daha ne kadar yaralayabilir ki seni...

Kimsesiz Rüya

Kaybolmaksa

Kayboldum…

Sönmüş yıldızlarım arasında

En uzak ve karanlık yollarında

Ölmekse… binlerce kez

Kanayan avuçlarında yaşamın

Hüküm sürdü sensizliğim

Eski bir aşk bu

Kimsesiz bir rüya

Ve

Ağır ağır yaşlanmış yüreğim

Kirletilmiş sevdalar arasında

Sevmekse seni

Kendimden bile çok

Dert

Şimdi 

Elimi tut desem

Tutmazsın

Gözüme bak desem

O ayrı bir dert

Mumları yak desem

Apayrı

Hadi uzat ellerini 

Kenti birlikte yakalım

İrin



hadi şimdi bölün beni,

yokluğumun tam ortasından.

yoksul bir ülkeyi

mayından çizgilerle böler gibi.

bütün yaralarımı ince ince kesin.

aksın içimi yakan

bütün bu cerahat bu irin...

Kediler

Kediler kanatları olmasa da  Uçacağına inanır Atlar bir kuşun peşinden, damdan aşağı Kaldı sekiz Çocuklar bir buluta bir de kediye inanır Öy...